03 Şubat 2010 Çarşamba

Muz Sesleri

Kesitler ve dönemler halinde yaşadığımız hayatlarımıza ışık tutan ve bizi her daim etkileyen yazarların yüzünü tanımazdık. Kitabın arka kapağına küçük bir fotoğraflarını koymuşlarsa eğer uzun uzun bakar ve duygularımıza seslenen ustaları tanımaya çalışırdık. Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi vardı herkes gibi bizim evde de. Sayfalarını çevire çevire, başında saatler geçirdiğim. Şimdilerde, ansiklopedinin ne olduğunu bilen çocuk kaldı mı? Sanmıyorum.

Reklamı yapılan ilk kitap Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ı diye kalmış aklımda. Otobüs duraklarının Yeni Hayat'ın kapağı ile kaplandığını hatırlıyorum. Kırmızı Koltuk adında bir televizyon programı vardı, konuk olmuştu Orhan Pamuk.

Yazarların somutlaştığı, görünebildiği, elle tutulur olduklarının anlaşıldığı ve belki de büyünün bozulmaya başladığı bir zaman başlamıştı.

Yazılarını, düşüncelerini ya da şiirlerini çok sevdiğim birinin yüzünü görmek hayal kırıklığı yaratıyor bazen. Bazen de üzülüyorum kitapları için reklam kampanyaları yürütenleri görünce. "İyi" olmanın göstergesi bu değil ki. Belirli bir zaman aralığı içinde tanınıp, hemen tüketilip unutulmanın başlangıcı bir çoğu için.

Kitaplarını hala kalemle yazan, defter ve daktilo kullanan, daktilosu bozulursa onu tamir edecek ustalar artık kalmadığı için panikleyen Selim İleri'ye ne demeli? Internet kullanmıyor, reklam yapmıyor, ama yine de tanınıyor.

Muz Sesleri'ni bitirdim dün akşam. Ece Temelkuran'ın zeki bir kadın olduğunu düşünür ve kitaplarını severek okurum. Fakat TV programlarında onu görmek pek hoşuma gitmedi. Rastladığım tüm kanallarda en az bir kez boy göstererek kitabını anlattı. Kitap dünyasının bozulmadan kalmasını istediğim için böyle düşünüyor olabilirim.

Muz Sesleri'ni çok sevdim. Ece Temelkuran'ı, Hülya Avşar'la kitabı hakkında konuşurken görmeme gerek yoktu. Kendim okuyup yorum yapabilirdim. Biraz soğukluk, biraz uzaklaşma hissetsem de, kitabı keyifle tamamladım.

Muz ağaçları üzerindeki muzlar, büyürlerken ses çıkarırlarmış. Bilmiyordum. Kalplerin ve hayatların sonsuz bir zaman dilimi içinde sürekli yağmalandığı Ortadoğu için mutlak bir "sessizlik" ve huzur dilemiş Ece Temelkuran.

Öylesine bir sessizlik olmalı ki bu, Muz Sesleri bile duyulabilsin.

"Deniz'in gidişi değil, Deniz gidince kendi sesini artık duymaz oluşu sessizlikle doldurdu her yeri. Bir dizi tecrübeden biliyordu ki, televizyon esasında bu durumlar için icat edilmişti.

İnsan ruhu için tehlikeli olabilecek sessizlikleri emniyetli bir biçimde gürültüyle doldurması için."

Televizyon için bu düşüncelerini yazan kişinin Hülya Avşar Show'a çıkmasını istemezdim.

Yine de kitabı, bakışlarımızı Ortadoğu'ya çevirdiği ve düşünmemizi sağladığı için sevdim.

İç sesini dinlemekten korkanların, televizyona boş boş bakmak yerine okumalarını tavsiye ederim.

Hem o zaman muzların büyürken çıkardıkları sesler de duyulabilir.

Mutlak sessizlik budur.
Share TwitterTwitter Takip

29 Ocak 2010 Cuma

Vatan Sağolsun!

"Nefes'i izlemek istiyorum uzun zamandır."dedi halam.

Aramızda, konuşmadan anlaşabilmek gibi özel bir iletişim biçimi var.

Bir hafta önce internetten indirdiğimiz "Nefes"i izlemek için vakit kolluyordum. Halam da aynı arzuyu dile getirince, evdekileri uyuttuk, ışıklarımızı kapattık ve keyifle izlemeye koyulduk.

Bir zaman sonra keyif, hüzne dönüştü.

Nefes, 2365 metre yükseklikteki Karabal Jandarma Karakolu'nu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı komutasındaki kırk askerin hikayesi.

Karlar içinde, unutulmuş, yalnız bir yerde...Askerler...

Hepsinin ayrı dünyaları, ayrı korkuları ve ayrı sevdaları var.

Aileleriyle telefonla konuştukları, onlara bir şey belli etmemek için çok mutlu oldukları yalanını söyledikleri sahneleri çok sevdim. Onlar, Allah'ın bile unuttuğu bir dağ başında, ne için çabaladıklarını unutmamak için kendilerini sürekli motive etmeye çalışırlarken, büyük şehirdeki rahatı yerinde kaprisli sevgililer beklemekten sıkıldıkları için "Bitti!" diyerek acımasızca can acıtıyorlardı.

Kısa zaman için bile olsa onların dünyalarına girmek ve yaşadıklarını hissedebilmek farklı ve hüzünlüydü.

Şu an ben, kucağımda dizüstü bilgisayarımla, sıcacık evimde, bir yandan müzik dinleyip, bir yandan harflerle oynarken, soğuk ve unutulmuş bir karanlık içinde, buraları özleyen askerler olduğunu düşünüyorum. Oğlumu düşünüyorum. Büyüdüğü zaman ondan nasıl ayrı kalabileceğimizi. Onu nasıl özleyeceğimizi.

Biz birazdan sıcak yatağımızda uyuyacağız. Oysa onlar "Uyursan Ölürsün!" cümlesini bir dakika bile akıllarından çıkaramayacaklarını bilirler. Rahat rahat uyurlarsa, yarın akşam haberlerinde 45 saniyeliğine kahraman olacaklarının farkındadırlar. Share TwitterTwitter Takip

27 Ocak 2010 Çarşamba

Yaşantılar...Hissedilenler...

Çatımızda gezinen martıların ayak sesleri ile uyandım bu sabaha. Gökyüzü daha aydınlıktı. İçim aydınlandı.
Sabah 07:00'de uyanıp, gece 03:00 gibi hissetmekten sıkılmıştım. Çok iyi geldi mavi bir gökyüzü görmek, kuşların cıvıltısını duymak ve bahçede kalan tek tük kar parçaları ile oynayan her daim sevinçli köpeğime "Günaydın" demek.

Oğlum sömestr tatilinde. Evde olmanın tadını çıkarıyor. İzmir'den canım halam ve eniştem geldi. Evde anne-yarısı halamın olduğunu bilmek, oğlumun mutluluğunu hissetmek, akşam eve geldiğimde evin ışıklarının yandığını görmek ve kapıda karşılanmak çok özlediğim küçük mutluluklar. Bu sınırlı zamanın keyfini çıkarıyor ve hiç bitmesin istiyorum.

Ne zaman Pazartesi olmuştu, Cuma ne çabuk geldi, takip edemez oldum. Kendimi "kayıp" hissediyorum bir süredir. Bu yoğunluğu seviyorum aslında. Her akşam eve dönerken, "Bugün de yararlı bir şeyler yaptım", duygusu bana iyi geliyor.

Bazen de yavaşlamak istiyorum. Çok özlüyorum evimi. Elime bir kitap alıp, koltuğa uzanıp bütün gün kitap okumak istiyorum mesela. Yavaş ve derinden yaşamak istiyorum.

Mavi gökyüzü sevinci ile başlayan bugünüm küçük hoşluklarla geçti.
İşe varınca gördüm, dayımız Artvin planı yapıvermiş. Yeşillikler içinde, İsviçre'ye taş çıkartacak kadar mükemmel bir göl manzarası göndermiş. Karadeniz'in göllerini, yaylalarını keşfetmek için en iyi mevsim hangisidir acaba? Öğrenmek ve gitmek gerek.
Şimdilerde gece gündüz kafamın içinde şekillenmeye devam eden yeni öykümün, kağıda dökülme durağı bir Karadeniz yaylası olsun istiyorum.

Sonra bir "Alo" diyorum bugün.
"Alo" diyor bana karşılığında bir ses.
"Ben Semih Gümüş."

Kalbim pır pır, heyecan ve sevinçle konuşuyorum usta yazar Semih Gümüş'le, elbette Notos hakkında.
Günler uzayınca, cemreler düşüp içimiz ısınınca, aşkın daha bir güzel yaşandığı günler hem kapımızı hem kalbimizi güm güm çalmaya başlayınca Notos'ta olacağım. Mutlulukla kapatıyorum telefonu. Günler geçmek bilmiyor...Cemreler düşse bir an önce diyorum.

Yeni bir gün bitiyor. Gün hızını alıyor. Yerini yavaşlığa bırakıyor. Elimde kitabım, uzun oturarak, yavaş yavaş günümü yolcu ediyorum. Sabaha uyanmak üzere.
Share TwitterTwitter Takip

19 Ocak 2010 Salı

Çocuk Gözüyle Plazalar

Farkında mısınız? Şehrin her noktasında aynı hava var.

Benzer apartmanlar, benzer iş yerleri...En az 30 katlı binalar.
Balkonsuz yaşam alanları, minicik pencereler. Oksijensiz ortamlar.

Güvenlik ağları...
"Önce #21'e, sonra $½13'e basınız." diyerek kafamızı karıştıran asansör talimatları.

İş yerlerinde mutsuz yüzler...İsim kartları asılı ama bir yana bükük boyunlar.

Bu küçük camlardan kurtulup kendini doğaya atmak isteyenler...
Kar, yağmur, çimen ve deniz özleyenler...

Biz yaratıyoruz bu ortamı...

Küçük New York yaratıyoruz bilerek ve isteyerek.

Sonra boğuluyoruz tek tip, yaka kartlı bir koyun sürüsüne dönüşmekten.

Geçtiğimiz haftalarda Sevgili Ablam, güzel yeğenim Duru'yu ofisine götürüyor.

Duru, annesinin ismi yazılı olan yaka kartına bayılıyor. Birlikte okutuyorlar kartı ve Duru'yu eğlendiren bir BİİPPP! sesiyle içeri giriş yapıyorlar.

Zaman geçiyor. Eve dönüş vakti geliyor.

Giriş yaparken kart okutanlar, şimdi sessiz sedasız çıkıveriyorlar plazadan dışarı.

Bir çocuk gözünden asla kaçmaz bu ayrıntı.

Benim canım Duru'm patlatıveriyor düşüncesini hemen:

"Aaaa, annecim baksana, çıkmak bedavaymış!"

İşte tam da bu yüzden çocukları çok ama çok seviyorum... Share TwitterTwitter Takip

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bozo'muz Bizim Canımız

Bozo bize geldiğinde 40 günlüktü. Gelirken yaptığı araba yolculuğunu sevmemiş ve arabaya kusmuştu. Çok ürkek ve küçüktü. Bahçemizdeki ilk birkaç saatini yıkanarak, saç kurutma makinasından kaçarak ve uyuyarak geçirdi.

Beyaz bahçe kedim Arsız ondan tedirgin olmuştu. Son bir yıldır kendinin zannettiği bahçede bir ortak istemiyordu anlaşılan. Bozo'ya pati bile attı ve Bozo ondan korktu. Tabi bu sadece ilk gün çekingenliğiydi.

Muhabbet kuşu ve balık dışında başka bir hayvanım olmadı benim. Bir de canım dedemin, biz taze yumurta yiyelim diye bahçesinde yıllarca emek verdiği kümesi vardı.

Şimdi bir köpekle tanışma vakti...

Köpekler ne yapar, nasıl yaşar, ne yer, derdini nasıl anlatır...? Aradan 1,5 ay geçmiş olmasına rağmen hala alışma evresinde olduğumu söylemeliyim.

Bozo'yu ikinci oğlum gibi biliyorum. İşe gittiğimde onu çok merak ediyor, sürekli onu düşünüyorum.

Bozo, ülkemizin doğusunda sarışın çocuklara verilen isim. Bizim Bozo'muz oldukça güzel boz renkli bir Sivas Kangal...

Bir de şu ısırmaları olmasa.

Bebekmiş, dişleri kaşınıyormuş, oyun yapıyormuş.

Evet, biliyorum ama alışamıyorum.

İşten gelince sevinç patlaması yaşayan köpeğimiz benim üzerime atlayıp dişlerini paçalarıma geçirdikçe, kalbim güm güm atmaya başlıyor.

Bu hafta biraz daha alıştım Bozo'ya. Küçük ödül bisküvileri ile "Otur!" komutunu birkaç saatte öğrendiğini söyleyebilirim. Şimdi "kap kap" oynamak üzere ağzını açtığında hemen ödül bisküvilerini çıkarıyorum cebimden, daha ben komutu vermeden oturuyor ve sakin sakin beni bekliyor.

Zamanla hepimiz Bozo'yla harika bir ilişki geliştireceğiz, buna eminim.

Sivas Kangalları'nın özellikle kadınlara ve çocuklara karşı çok hassas, cüsselerinden beklenmeyecek kadar duygusal, bir o kadar da güven veren hayvanlar oldukları bir gerçek...Ev güvenliği söz konusu olduğunda, Kangallar'ın alarmdan bile etkili oldukları söyleniyor...

Bozo'muzun kocaman bir kulübesi var, ama o paspasımızda uzanmayı tercih ediyor...

Kapının açıldığını duyduğu an, her seferinde aynı heyecanla koşup gelmesine, kediler gibi vakur olmayıp hiç üşenmeden hemen sevgisini göstermesine bayılıyorum. Hassas kulakları ile iki sokak ötedeki sesleri bile duyup dikkat kesilmesi, tepki vermesi çok güven verici.

Şimdilerde hayatımızda BOZO var.

5 yaşındaki oğlumuzun ve bizim en sevgili dostlarından biri o artık.

Bozo'muzu çok seviyoruz. Share TwitterTwitter Takip

17 Ocak 2010 Pazar

Ölmek Kolaydı Ama Sen Vardın

Kızının geceleri uyumadığından yakınan çok sevdiğim bir arkadaşım, 'yeni baba' olmanın acemiliği ile şöyle demişti: "Dur bakalım, hastaneden daha yeni geldik. Haftaya düzelir herhalde bu uyku problemi!"

Ne kadar iyimser olduğunu söyleyemedim ona.

Son beş senedir sabah ezanı ile uyandığımı ve bir Pazar günü sadece 09:00'a kadar uyumaya özlemimi de söyleyemedim. Şu sıralar bolca motivasyona ihtiyacı olduğunu biliyordum. Uyku, depolanabilir bir şey değil maalesef. Birkaç ay, birkaç seneyi geçelim, 4-5 sene uykuya hasret bir bedenin yorgunluğunu düşünsenize.

Bütün filmleri ve gündemi uzunca bir süre çok geriden takip edebildim.

Ali Kırca'nın, Türkiye'yi sarsan cinsel fantezi olayını ben tam üç ay sonra tesadüfen duymuştum. Öğle yemeği sırasında bu konuyu konuşan arkadaşlarıma kulak misafiri olduğumda, benim Türkiye'de yaşayıp yaşamadığımdan emin olamayan şaşkın bakışlarını unutmam mümkün değil.

Uykusuz günler üst üste bindikçe, çalışma günü sonrası evdeki sorumlulukları yerine getirmek dışında her fırsatı uyuyarak geçirmek ister insan. Buna mecburdur, yoksa bir yerde düşüp bayılması olasıdır.

Çemberimde Gül Oya isimli diziyi severek izliyordum hamileyken. Bu dizinin son bölümlerine denk gelmişti doğum yapmam. Çok istedim sonradan bu dizinin sonunu izlemeyi ama kısmet olmadı. Sonra uzun süre gündemden koptuğumu hatırlıyorum. Oğlum 1,5 yaşındayken, onu eşimle dayıma bırakıp, yengemle Babam ve Oğlum'u izlemeye gitmiştik. Çağan Irmak filmleri dışında tüm aktivitelerimi gönüllü olarak ertelemiştim bebeğim için. Bu filmi kesinlikle kaçırmak ve DVD'sinin çıkmasını beklemek istemiyordum. İçim rahat değildi, durmadan bebeğimi merak ediyordum ama yine de filmden çok keyif aldığımı hatırlıyorum. Sonraları defalarca izledim, hala da ara sıra DVD'yi açar ve duygularımı boşaltırım.

Belki ben abartıyorumdur. Bebeğini annelerine bırakıp tatile gidenler, huzur içinde gezenler ve benim gibi suçluluk duymayanlar öyle çoktu ki çevremde. Oysa ben ne gittiğim yerde rahat edebiliyordum, ne de çocuğumun sorumluluğunu başkasına bıraktığım için insanları yorduğum fikrinden kurtulabiliyordum. Bu çocuk bizimdi ve mümkün olduğunca bizim yanımızda olmalıydı. Oğlumuz dışındaki her şey bekleyebilirdi.

Artık beş senelik bir anne olmanın verdiği rahatlıkla, kaçırdıklarımı yakalamaya çalışıyorum. Oğlum hala çok erken uyanıyor olsa da, en azından yoğun geçen bir günün ardından makul bir saatte uykuya yenik düşüyor. O, uykunun huzurlu yumuşaklığı içinde gezinirken, ben de kitaplarımın ve kaçırdığım için üzüldüğüm bazı filmlerin içine giriyorum. Sırayla izliyorum tüm kaçırdıklarımı.

Dün akşam sırada Karanlıktakiler vardı. Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Durağan ve sıkıcı olarak algılanabilecek yavaş bir film olmasına rağmen, Çağan Irmak detayları beni yine büyüledi.

Yalnızlığın, çıkmaz bir sokakta sıkışmışlığın, geleceğe dair umutsuzluğun bu kadar güzel anlatıldığını görmemiştim. Meral Çetinkaya'nın oyunculuğu muhteşemdi. Hastalıklı görünen zavallı insanların hayat hikayelerinde, mutlaka buna sebep olan bir dönüm noktası olduğunu Çağan Irmak farkıyla izledim. Sadece başa geçirilmiş bir çuval ve kırmızı ojeli bir ayak görüntüsü ile hissettirilen tecavüz sahneleri, o mağara gibi yerde aslında günlerce zorla tutulmuşluğun hızla değişen görüntülerle anlatılması beni çok ama çok etkiledi.

Yaşamaktan ve insanlardan korkan bir annenin, kendiyle birlikte oğlunun hayatını da karartması haksızlık olarak görülebilir. Ancak filmi izledikçe annenin "Ölmek kolaydı, ama sen vardın." sözleri anlam kazanıyor.

Bu filmi çok sevdim. İlk fırsatta yeniden izleyeceğim.

Sabahları çok erken kalkıyor olmaktan zaman zaman yakınsam da, önceliklerimi planlamak ve sevdiğim şeylere zaman ayırabilmek konusunda artık çok daha iyi bir konumdayım... Share TwitterTwitter Takip

14 Ocak 2010 Perşembe

Bir Kitap Satırının Düşündürdükleri

Bazen daha önce hiç duymadığım yeni bir kelime öğrenirim. Birkaç gün sonra aynı kelimenin cümle içinde kullanılmış hali durmadan karşıma çıkıverir bir yerlerden. Otuz senedir bilmediğim bir kelimeyi bilir olurum.

Bazen uzağımdakileri düşünürüm.

Gerçekten uzakta olanları... Kilometre hesabı yapılabilen türden.

Uzak ama ta içimde olanları düşündüğüm zaman sızlayan yaralarımı severim.

Her gün yakınımda durdukları halde bana asla yakın duramayacak olanları içimin derinlerinde bilirim.

Düşünür düşünmez haber gelir uzaklardan. Uzaktaki yakınlardan.
Bazen bir "Alo!" bazen kırık dökük birkaç harf.

Bilirim, düşündüğüm için bana geldiklerini.

Bazen bir bırakıvermişlik çöker üzerime. Uğraşmak ve konuşmak istemem. Adım adım çıktığım tahta merdivenler beni sevdiğim bir mekana taşır. Kitapların sessizliğine çıkarır beni ayaklarım.

Sessizlik görecelidir. Kulak kemiklerimizi titreştiren mekanik bir durum olması gerekmez.
Sessiz ortamlar, kulak tırmayalacak kadar sesli olabilirler. Bu bir ikilem değildir.

"İç"imiz hiç susmadan konuşan ayrı bir varlık gibidir.

Günlerdir üzerinde düşünüyor olduklarını konuşur benim "iç"im, susmadan.

Uzanırım gürültülü bir sessizliğe.

Yeni öğrendiğim kelimenin hemen karşıma çıkıvermesi gibi, üzerinde düşünüyor olduğum konu da okuduğum kitabın sayfaları arasında durup okunmayı bekler.

Bırakıvermişlik duygusunun hakim olduğu bir gece, okuduğum kitabın satırları bana şöyle seslenir:

"Düz yolda yürüdüğü zaman çok fazla düşünmeye, kurcalamaya ihtiyaç hissetmez insan. Ancak belaya çattığı zaman, düşüncesi ağırlaşır. Bu açıdan şerlerde, bize şer gibi görünen şeylerde, bilemeyeceğimiz birçok hayırlar vardır."

Bu cümleri okumak iyi gelir. Yoluma çıkan şerlerden korkmamam gerektiğini bana hatırlatır. Duyguları, olayları ve durumları en uç noktalarında (yüksekte ve dipte) yaşamanın, bir sonraki adıma geçebilmek için en önemli gereklilik olduğunu bilirim.

Kafamı meşgul eden "şer"in, beni bir sonraki adıma götürecek en önemli itici güç olduğunu o kadar net görebilirim ki, onun yokluğunda, bugün bu noktada durup bu noktadan bakabilen insana dönüşmemiş olacağımı bilirim. Share TwitterTwitter Takip

12 Ocak 2010 Salı

Maskeli Balo

" Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri..."

Murathan Mungan'ın içimi acıtan şiirinin en sevdiğim dizesidir bu.

Siz hiç maskeli baloya gittiniz mi?

Ben gitmedim ama öte yandan her gün maskeli yüzler görmekteyim.

İçinden taşan bütün sahteliğin, gözlerine ve bedenine aktığını bilmeyen belki de bilmek istemeyenler takar bu maskeleri. Kendileri olmaktan korkarlar. Yalnız kalmaktan korkarlar. Belki yalnız yaşıyorlardır ama bir dakika yalnız kalmamak için her dakikalarını doldurmaya çalışırlar. Kendileriyle başbaşa kaldıkları an vicdanları rahat etmez belki. Belki. Belki de çok rahattırlar. "Takarım maskemi, yürürüm yolumda." derler huzurla.

Sahte gülücükler atarlar çevreye. Sakin ses tonlarıyla adeta iyilik timsali kibar bir aristokrattırlar. Cevabını bal gibi bildikleri sorular sorarlar çevrelerine. İnsanları "kibarca" aptal yerine koymaktır amaçları...

"Canımmm, acaba bu bıdıbıdının bıdıbıdısı böyle olmuş olabilir mi? Hani ben bilmiyorum, sen daha iyi biliyorsun diye soruyorum."derler. "Çok güzel, ellerine sağlık, süper..."diye başladıkları kalıp kalıp sahte ve kitaplardan öğrenilip uygulanmaya çalışılmış ama içselleştirilmesi unutulmuş cümleleri, her daim "ama...."diyerek ve balyoz etkisiyle sonuçlanır.

Düşündüklerini bir kerede, açık, net ve dürüstçe söyledikleri görülmemiştir.

Herkes bilir onların "alt anlamlar ustası" olduklarını. Bir tek kendileri göremezler kendilerini.
Öz benlikleriyle başbaşa kalmak için zamanları yoktur. Eğlenilecek yerler, günden güne değişen dönemsel dostlar bir yerlerde onları beklemektedir. Mazallah yalnız kalırlarsa düşünmek zorunda kalabilirler.

Maskeli zannetikleri yüzleri düşmüştür çoktan. Bazıları bunu bilir. Maske herkese işlemez.

Samimiyetsizlik en kötü şeydir.

Unutma! Masken olsun ya da olmasın.

Gözlerin seni ele verir. Share TwitterTwitter Takip

10 Ocak 2010 Pazar

Kıymalı Bulgur Pilavı

"Kıymalı Bulgur Pilavı Tarifi" yazısı zannetmeyin bu yazıyı.

Yemek tarifi değil ama iki yaşlı kadının yemek yapma biçimlerinden çözümlediğim yaşam tariflerini vereceğim size.

Biri karşı dairemizde oturan komşumuzdu. Dört kere evlenip boşanmış, geçimsiz, huysuz, çocuksuz, soluk benizli bir yaşlı. Hani görseniz, "Ölmüş de ruhu geziniyor." diyebileceğiniz kadar solgun bir kadın. Gözlerinde "ışık", yüzünde "nur" olmayanlardan. Meraklı, dedikodusever ve neredeyse hayatı boyunca yalnız yaşadığı için bencilce bir yaşam sürmeye alışmış kendine dönük bir kadın.

Yirmibeş sene önce Almanya'dan kesin dönüş yaparken yanında getirdiği baharatlar, yiyecek malzemeleri vardı evinde. Kötü kokan, bozuk, acayip birşeyler olurdu mutfağında her zaman. Nasıl alışveriş yapmışsa artık Almanya'da, yirmi yıl tükenmedi aynı kuru gıdalar. Bazen kapımızı çalıp "Kıymalı börek yaptım." diye bir tabak uzatıverirdi. Ne yalan söyleyeyim tabağa dokunmadan çöpe atardık. Ne kokusu dayanılır olurdu, ne de tadı. Bankadaki bir miktar parası ile ömür boyu idare etmek zorunda olduğundan dert yanar, yakınır, ağlar ve bu sebeplerle yarım kilo kıymayı en az beş kere dondurup çözüp yeniden dondurup çözüp azar azar kullanırdı. Yoksul muydu? Asla! Beni çağırır ve Elektrik İdaresi'ne gönderilmek üzere traji-komik dilekçeler yazıdırdı: "Sayın Yetkili, ben yalnız yaşayan bir bayanım. Bir ampul yakıyorum sadece. Bu fatura benim için çok fazla." Böyle dilekçe olmayacağını söylememe aldırmaz, yazdırmaya devam ederdi. Bencillik, cimrilik ve gariplik bazıları için bir yaşam biçimidir.

Çocukları hiç sevmez, gürültüye dayanamaz, en yakın arkadaşı zannettiğiniz üst komşusu balkondaki çiçeklerini sularken panjurlarını ıslattı diye, kırıp geçirirdi. Küs kalmayı, hır çıkarmayı çok severdi.

Yalnız ve bencil bu kadının yaptığı yemekler çekilmez olurdu. Sevgisizlik, isteksizlik ve bencillik tüm yemeklerine sinerdi.

Diğeri üst katta oturan komşumuzdu. En az öteki kadar dedikodusever ve meraklı olsa da, insan canlısı, güleryüzlü, çoluklu çocuklu torunlu torbalı bir kadındı. Zamanında harika bir yaşam sürmüş olduğunu anlatmayı sever, dostlarının sayısının ne de fazla olduğunu söyler dururdu. Geçmişini bilmiyorum. Ben onun yalnız günlerine şahit oldum. Akşama kalabalık bir misafir ağırlayacakmış gibi yemekler yapardı. Ama gel gör ki ne gelen olurdu, ne giden. Kendi hayatının içinde kaybolmuş torunu uğrardı zaman zaman. Herkesin yapması gereken çok işi vardı. Yaşlılar için pek zaman yoktu.

Taptaze malzemelerle harikalar yaratırdı. Kıymalı, havuçlu, hafif tatlımsı bulgur pilavının tadı hala damağımda. Önceleri annem benzerini yapmaya çalıştı, fena olmadı, ama asla onunki gibi değildi. Sonra ben denemeye çalıştım, ama onunki gibi olmuyordu. Hala kıymalı bulgur pilavı yesem aklıma düşer rahmetli komşumuz.

Kapımızı çalıp dolu bir tabak getirirdi "komşuluk hakkı" diyerek. O daha üst kata çıkmadan ablamla yalayıp yutardık içindekileri. Hani merdivenden inip geri gelse ve "Kusura bakmayın size yanlış tabağı bırakmışım." dese ne cevap verirdik bilmiyorum. Getirdikleri çoktan sindirim sistemimizde işlenmeye başlamış olurdu.

Severek, gönlünü koyarak yapılan her işin güzel sonuçlar verdiğini öğrendiğimde henüz onbir yaşında küçük bir çocuktum.

Misafir seven, kalabalıklar ağırlamaktan korkmayan, bencillikten uzak, yorgunluğun güzel bir uykuyla uçup gideceğini ama dostlar ve aileyle geçirilmiş değerli vakitlerin geride kalacağını bilen, verici ve anaç kadınların yemeklerinin güzel olduğunu anladım.

Sadece kendine dönük yaşayan, ne giysem, nereye gitsem, saçımı nasıl yapsam, çocuk çekemem, koca çekemem, herkes evine gitsin, beni yalnız bırakın, ben bencilim, evimden uzak durun diye düşünen kadınların mutfakla arasının hiç iyi olmadığını ve yemek diye ürettiklerinin de bir şeye benzemediğini anladım.

Bu konuda objektif olamam belki, dostlarım ve ailem bunu benden daha iyi biliyorlardır: Ben kendimi "anaç" kadın kategorisinde görüyorum. Evimden misafirim, gönlümden dostlarım eksik olmadığı için çok mutluyum. Yemek yapmayı sevdiğim, yaparken içine sevgimi ve içtenliğimi kattığım için de yemeklerimin lezzetli olduğunu duyuyorum.

Meliha Teyze'min "Kıymalı Bulgur Pilavı" mertebesine henüz ulaşamadım. Ama önümde uzun seneler var. Share TwitterTwitter Takip

07 Ocak 2010 Perşembe

Darbesel Yazı

1980'de sadece dört yaşındaydım. Okuyup izleyerek öğrendiklerimden başka, çocuk gözlerimin şahit oldukları da var.


Darbe denildiğinde hafızamın derinlerinden çıkıp gelen kişisel sahnelerim var mesela:


Bir iki sokak uzağımızda oturan anneanneme akşam oturmasına gitmişiz. Bekar dayım vardır orada. Bayılırım ben dayıma. Mavi gözlerine bakmadan, omzuna çıkmadan edemem. Herkes dayım için endişelenir. Üsküdar sağcıdır. Benim doğup büyüdüğüm Bağlarbaşı solcu. Belki de tam tersidir. Dayım öğrencidir. Başına bir şey gelecek diye her daim korkulur. Misafirlik sona erer. Geç saatlere kalmadan eve geri dönmemiz gerekir. Yürüyerek. Her sokak başında yeşil postallar vardır. Bazı geceler bizi durdururlar. Babam onlara hüviyetini gösterir.


Apartmanda üst katımızda oturan komşumuzun kapısına bomba olduğundan şüphe duyulan bir paket bırakılır. Polisler gelir. Hepimiz bahçede toplanır bekleriz. Bu görüntü dün gibi aklımda. Demek ki, dört yaşında da olsa, kırk yaşında da olsa, arzu ettiğini saklıyor beynimiz.

Babam bir gece eve gelmez. Çok gecikir. Gelemez. Haber alamayız. Herkes seferber olur. Dedem bize gelir. İstanbul'daki bütün karakollar ve hastaneler aranır. Babam galiba ertesi sabah çıkagelir. Hüviyetini evde unuttuğu için, vapurdan inerken yapılan aramada sıkıntı yaşamıştır. Bir komşumuz gider, hüviyetini götürür, babamı getirir.

Zaman akar. Ben büyürüm. 80 darbesi aklımdan bir türlü çıkmaz. Ne var ne yok okurum. Sevgi Soysal'dan etkilenirim en çok. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda yaşadıkları aklımı alır. 80'de dört değil de otuzdört olsaydım hayatım nasıl seyrederdi merak ederim.

Vedat Türkali okuyorum son günlerde. Dönüp dolaşıp geldiğim yerdeyim yine. Memleket karışık. Sağcısı, solcusu birbirini yemekte. Kanlı olaylar çığrından çıkmış. Muhsin'in hikayesini yazıyor Vedat Türkali. Ağa oğlu bir komünist. Ağalığı reddeden.

Kitapta incelikler var. Benim çok sevdiğim "Baba Evine Dönüş" teması var. Ege şivesi var. Tıpkı Çağan Irmak'ın filmlerinden bana akan duygulara benzer detaylar var.

Ben yine dört yaşımda geziniyorum bu günlerde.

"Askerlerin, canından bezmiş milleti "yetişin!" noktasında "kurtarması!" içindi tüm bu kanlı olaylar. Tarihsel bir provokasyondu yani."

" Yıllar yılı bildiğimizi sandığımız sıradan olaylar bile, basit de olsa bilemediğimiz ne gizli yanlar, yönler taşıyordu."

Vedat Türkali
Yalancı Tanıklar Kahvesi Share TwitterTwitter Takip

04 Ocak 2010 Pazartesi

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi

"Yaratıcı Yazarlık" kavramını duyduğumdan ve bunun bazı teknikler öğrenerek geliştirilebileceğini keşfettiğimden beri içinde olmak için can attığım bir sınıf var.

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi.

"İlkbaharda giderim," dedim, "Havalar güzelleşsin," dedim, "Evim uzak, oğlum küçük," dedim. "Sonbahardaki sınıfa kayıt olayım,"dedim.

Aslında bunların hiçbiri bir erteleme ya da bahane değildi. Benim gibi tezcanlı ve sonuç odaklı biri için ertelemek pek söz konusu olamaz. Kafama koyduğumu acilen hayata geçirebilirim.

En önemli engelim, oğlumdan ödünç alacağım 'zaman' olabilir ancak.

Tabi ailemin tam desteği de bana güç veriyor. Oğlumun artık 5 yaşında oluşu, bebek bezlerinden, oturaklardan, biberonlardan ve uykusuz gecelerden artık kurtulmuş olmam da eski enerjimi yerine getirdi.

Murat Gülsoy ve onun Boğaziçi Üniversitesi'nde verdiği Yaratıcı Yazarlık kursları üzerinde duruyordum.

Ani bir karar değişikliği ile NOTOS Edebiyat Atölyesi'ne ön kayıt yaptırdım.

Bugün telefon geldi. Sınıfta yer olacakmış.

Usta yazar/eleştirmen Semih Gümüş'ün öğrencilerinden biri de ben olacağım.

Ne evimin uzak oluşu, ne de kapımızda görünen kış engel olamadı bana bu kez.

Paldır küldür karar verdim.

Bundan böyle 10 hafta boyunca her Pazartesi NOTOS'ta olacağım. Pazartesi günleri sendrom olmaktan çıkacak artık.

Değişecek bakış açımı ve kendime katacaklarımı sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum.

Kalemimim sapını gülle donatmaya gidiyorum. Share TwitterTwitter Takip

03 Ocak 2010 Pazar

Metakurmaca ve Murat Gülsoy

Murat Gülsoy'un blog alemine giriş yaptığını haber alır almaz, içim sevinçle doldu.

Hemen tıkladım ve 602. Gece Murat Gülsoy'a üye oldum.

Kitaplarını geçtiğimiz sene keşfettiğim Murat Gülsoy aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi'nde Yaratıcı Yazarlık kursları veriyor. Geçen seneden beri "İlk Fırsatta Kendim İçin Yapılacaklar" listemin birinci sırasında bu kursa dahil olmak var. Hatta iki gün sonra yeni bir sınıfın açılacağı haberini de aldım, ne yapsam, nasıl etsem de gidebilsem, diye kıvranıp durmaktayım.

"Metakurmaca" kavramını onun kitaplarından öğrendim. İlgimi çekti ve peşinden gitmeden edemedim.

Metakurmaca metnin kendi kendine ayna tutmasıdır.
Metakurmaca, bir yapıtın kendini konusu haline getirmesi, kendinden söz etmesidir.
Murat Gülsoy'un blogunda görüp tıkladığım Bjork'un "Bachelorette" isimli videosu (http://video.google.com/videoplay?docid=8700243660640496152#) metakurmaca kavramı için çok uygun ve güzel bir örnek.
Diego Velazquez tarafından 1656 yılında yapılan ve yukarıda fotoğrafını görmekte olduğunuz Las Meninas isimli tablo da bir metakurmaca örneğidir.
602. Gece'yi okumuş olanlar için bu tablo çok daha anlamlı olacaktır.
Okumamış olup merak edenler Google'dan arama yaparak, Doç.Dr.Engin Beksaç'ın Sanat ve Bilgi Dergisi için yazmış olduğu "Las Meninas" ya da "IV.Felipe Ve Ailesi": Anlam, İdeoloji Ve Gerçek, isimli uzun ama bilgi dolu yazısını okuyabilirler.
Bir tablonun, sadece bir tablo olmaktan çıkıp neler neler anlatıyor olabileceğini bu yazı ile öğrendim.
Üstelik bu tablonun, Picasso tarafından resmedilmiş birçok farklı varyasyonunu Barcelona-Picasso Müzesi'nde kendi gözlerimle gördüm.
Bakmak, görmek ve okumak (hep olduğu gibi) keyif verici.
Share TwitterTwitter Takip

01 Ocak 2010 Cuma

Sorgulayana, Sorgusuz-Sualsiz İtaat!

Ehliyetimi 12 yıl önce almış olsam da, araba kullanmaya kısa bir süre önce başladım.

Henüz "Oldum!" diyemiyorum. Daha çok tecrübe kazanmam gerek.

Geçtiğimiz günlerde evimize giden yol üzerine pusu kurmuş polisler beni durdurunca elim ayağıma dolandı.

Önce polisleri uzaktan gördüm. Sonra "Nasıl olsa beni durdurmazlar!" diye bir anlık bir gevşemeye kapılıyordum ki, hooop, polisin eli havaya kalktı.
Dedim ya, ne yapacağımı şaşırdım diye, ben sağa yanaşıp arabayı durdurana kadar bayağı yol gitmiş oldum. Haliyle yürümek zorunda kalan polis bana uyuz oldu.

Camı açtım, "Merhaba" diye içten bir gülümseme sunayım dedim. Adam gayet ciddi.

"Ehliyet! Ruhsat!" dedi.

"Allahım ne olursun, ruhsat torpidoda olsun!"...Panik içinde bir arayıştan sonra buldum ruhsatı.

Gören de suçluyum zannedecek. Artık hırsız mı dersiniz, yolsuz mu dersiniz. Gerçek bir suçlu gibi davrandığımı sonradan düşünüp kendime kızdım. Telaş içinde, suçumu örtbas eder bir tavırda, elim ayağıma dolanarak ve adamın karşısında titreyerek bekliyorum.

Ne soru sorar bu polisler haberim yok ki. Üstelik sorulma olasılığı olan soruların cevapları hakkında hiçbir fikrim yok.

"Ehliyetiniz 12 yıllıkmış," diyor beni küçümseyerek.

"Evet." diyorum ezik ezik.

"Pek bir acemi görünüyorsunuz da!"
Öyle mi?

Yürüttüm ya arabaya kadar sinir oldu bana tabi. "Evet, acemiyim." diyorum.

Dışarıdan bu kadar belli olduğunu bilmiyordum doğrusu.

Hem kendime kızıyorum, hem bu bozuk düzene sövüyorum. Benden hiçbir farkı ya da artısı olmayan bu insanın, sadece üzerinde taşıdığı üniformanın verdiği yetkilerle beni ezmeye ya da küçümsemeye hakkı yok.

Stres ve baskı altında verdiğim tepkiler, aslında bu düzenin bize yıllardır empoze ettiği tepkilerdi.

Sorgulayana, sorgusuz-sualsiz itaat!

Büyük saçmalık.

Sonuç olarak ehliyet ve ruhsatımı geri aldım ve basıp gittim. Korktuğum olmadı.

Acemiyim. Halimden mutluyum.

"Oldum ben!" diyene kadar tecrübe kazanmaya devam.

Sürekli babasını direksiyon başında görmeye alışkın oğlum, başlarda benim sürücü koltuğuna oturmama itiraz ediyordu. "Sen kalk oradan, babam kullanacak arabayı." diyordu.

"Ama oğlum, eğer ben araba kullanmayı öğrenemezsem seni sinemaya, tiyatroya götüremem ki," diye açıklama yapmam kendisine mantıklı gelmiş olmalı ki, evin etrafında daireler çizerek alıştırma yaptığım bir gün hevesle arabanın arka koltuğuna oturmuştu.

Ben evin çevresinde dönüp duruyordum, oğlum da camdan dışarı bakıyor ancak sürekli aynı manzaraya baktığını farketmiyordu.
En sonunda bombayı patlattı: "Annee, gelmedik mi hala tiyatroya?"
Share TwitterTwitter Takip

29 Aralık 2009 Salı

2010 2010 2010 2010 2010 2010 2010 2010 2010

"Dünyayı çocuklara verelim...
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı"
Nazım Hikmet


Not: Resmin üzerine tıklayarak, yazıların daha büyük görüntülenmesini sağlayabilirsiniz.
Hepinizi sevgimle kucaklıyorum.
Mutlu Yıllar.
Betül Arslancan
Share TwitterTwitter Takip

27 Aralık 2009 Pazar

Sabit İvmeli Hayatlar

Dinliyorum. Okuyorum. Görüyorum.

İnsanların çoğunda, olumsuzlukları gizleme saplantısı var.

Olumsuzluklar yaşanıyorken "her şey harika, hayatım mükemmel, ben süperim, en güzel benim işim, en iyi evliliği ben yaptım" mesajları göndermeye zorluyorlar kendilerini.

Gereksiz bir sıkıntı yüklüyorlar sırtlarına aslında.

Yıllarca uzak durduğu arkadaş grubumuza birden yakınlık duymaya karar veren bir arkadaşımız vardı. Düğün davetiyesini elden getirmeye tenezzül etmediği gibi, telefon da açmamıştı davetlilere. Bir başkası vasıtasıyla e-posta olarak göndermeye karar verdiği davetine kimse iştirak etmeyince, onlara gücendiğini söylemişti. Benim sivri dilim durur mu? Durmaz. Kibarca "Ne ektin ki, ne biçeceksin?" diye sormuştum ona.

Uzaklaşmalar devam etti. Sabit ivme ile. Bu arada, bir süre boyunca mesaj kutumuza e-posta yağmaya başlamıştı. "Kocamla ben şurada çok mutluyken, kocamla ben burada süperötesi coşkuluyken" yazıyordu gönderdiği fotoğrafların altına. Bir süre sonra, ilgi ve sevgi ibresi yerinden zerre kadar oynamayınca vazgeçmek zorunda kaldı e-postalardan.

Yıllar sonra bir başka ortamda sohbet ederken, o yılların ne kadar zor geçtiğini söylüyordu. Hayatı ne kadar kötüydü, düşüşteydi, her şey üzerine üzerine geliyordu. Geçmişte vermeye çalıştığı mesajları çoktan unutmuştu. Oysa ben bugün gibi, o zaman da biliyordum her duygusunu.

Yakın çevremde bir çok kişide gözlüyorum bu yaklaşımı.

"Görünmeyeni görmek" bana mı özgü?

Bilmiyorum.

Ama çok sıkıldım insanların içini camdan yapılmışlarcasına görmekten.

Ağızlardan kelimeler çıkarken, beden dili konuşurken, sesler benim için anlamını kaybetmeye başlıyor.

Karşımdaki kişiyi artık sadece bir ruh, bir enerji olarak görmeye başlıyorum.

Gözler ve bakışlar çok önem kazanıyor bu anlarda.

Çünkü sadece onlar yalan söylemiyor.

Her daim sabit ivme ile, güzellikleri her an artan bir grafik gibi hayatlar yaşadığını anlatan insanlara gıcık oluyorum.

Valla benim yaşam grafiğim aynen yukarıdaki gibi.

Karmakarışık.

İçinde duygular, olaylar, çokça iniş ve çıkışlar var.

Biri inişe geçse, diğeri yükseliyor. Öyle çok parametre var ki grafiğimi etkileyen.

Yaşadığım olumsuzlukları yakınlarımla paylaşmak beni çok mutlu ediyor. Boşalıyor, gevşiyorum. Üzerimden büyük bir yük kalkıyor sanki.

Paylaşmak istemediklerimin karşısında suskunlaşıyorum.

"Ay, her şey ne kadar da mükemmel!" demek yerine sessiz kalmak kendimi daha güvende hissettiriyor.

Duygularımı kontrol etmek için ruhuma aşırı baskı uygulamadığım için kendimi çok seviyorum.

Karmakarışık yaşam grafiğimi de çok seviyorum.

Ben iyi ki böyleyim. Share TwitterTwitter Takip

20 Aralık 2009 Pazar

Buğday Tanesi

Bana der daim güç veren, çok sevdiğim bir türkü var.

Adını daha önceden duyduğum halde, onu hiç önemsemediğimi bir gün ansızın farkettiğim ünlü biri söylüyor bu türküyü.

Kafamda farklı hayal ve düşüncelerin kol gezdiği bir yaş dönümümde Çeşme'de dinledim onu. Herkes gidiyor diye ve o zamanlar yapılacak daha iyi bir şey yok diye mecburen gittiğim mini bir konserde.

Bir kere farkettikten sonra hep aynı duygu yoğunluğu ile dinlediğim, dinlerken her bir kelimesini yaşadığım türkülerimden biri oldu.

Zor zamanların türküsü oldu. Çaresiz hissettiğim günlerin...

Kapana sıkışmışlık duygusundan beni her seferinde büyük bir güçle çıkaran bir umut kaynağı.

O yumuşak sesi ilk kez dinlediğim yerde, Mordoğan'da, gözyaşlarımı bırakmıştım bir zamanlar. O günden sonra, her karanlık günde, kendimi bir buğday tanesine benzettim. Bir buğday tanesi olmayı istedim.
Gözümü kapattığım anda, bir buğday tanesi olmak öyle kolaydı ki...
Biri gidince yenisi gelen sahte dostların, gözlerini kıskançlık ve hırs bürümüş insan kılığındaki yılanların kalbime her dokunuşlarında bir buğday tanesi oldum. Başımı onun gibi dik tutabilirsem ayakta kalabileceğimi öğrenmiştim. Zehirlerin beni güçlendireceğini ama asla öldüremeyeceğini anlamıştım.
Ben en çok kendini ifade etmekte zorlanan dostlarımdan çektim. Kendini ifade etmenin yüzlerce yolu vardır. Konuşkan olmakla bir ilgisi yoktur ifade yeteneğinin. Bakışlarla, duygularla, enerjiyle ilgisi vardır.
Bilirsin...Sadece bilirsin...Onun güvenilir biri olduğunu. Ya da olmadığını.
Bazen de içini görürsün onun, sanki camdan yapılmış biri gibidir.
Bazen yanılırım.
Toprağımı ve çiçeklerimi öldürmeye çalışan zararlı börtü böceklere benzetirim bazen bazılarını. Yine de anlamaya çabalarım. Ne yapsın, onun da yaşama nedeni bu, derim. Ancak zarar vererek yaşayabilir bir bitki haşeresi.
Ben ölmem, başımı dik tutar, yine ayakta kalırım...Çiçeklerimi sulayanların sayısı daha fazladır ne de olsa.
Gün gelir farkedilir börtü böcekler ve sonsuza yollanmak üzere ilaçlanırlar ne de olsa.
Bekle kar altında kalan buğday tanesi

Yine onun sularıyla yeşereceksin

Gözyaşların çare değil, ağlama, büyü

Başını dik tutabilirsen, boy vereceksin


Her yanında allı morlu güller açar türlü türlü

Bu fırtına dünden belli, başedeceksin...

Korku kar eylemez bir kez yola düşene

Sen bir aşkın içindesin, yaşayacaksın

Dört yanını börtü böcek sarsa ne çıkar,

Toprağa sıkı sarıl, başedeceksin.


Fırtınalı bir Aralık gecesinden sevgilerimle...
Share TwitterTwitter Takip

15 Aralık 2009 Salı

Deli Miyim Ben? Kazandığım Para Yetmiyor mu?

İlk çevirilerimi yapmaya başladığım zaman evimde bilgisayarım yoktu. Çevremde de bilgisayarı olan kişi sayısı çok azdı. Çizgili bir deftere, güzel bir el yazısı ile ve hata yapmamaya özen göstererek yazardım. 90'lı yılların başlarıydı ve benim hayalim, çeviriden kazandığım ilk parayla kendime bir bilgisayar alabilmekti.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde okurken, Fizyoloji ve Biyokimya Anabilim Dalları'ndaki Doçentler'in tezleri için bilimsel kaynaklar çevirmeye başladım. Okumayı ve yazmayı sevdiğim doğru; ancak çeviri yapmaktan da garip bir zevk alıyor oluşumu işte bu yıllarda keşfetmiştim.

Okula gidiyor, derslerime giriyor, sosyalleşiyor, eve dönerken akşama çevirisini yapacağım bilimsel yayınları çantama atıyordum. Evdeki işlerimi tamamlayıp, kendi odamda kurduğum kendi hayatıma çekildiğimde, sadece birkaç saatimi alan çevirileri yapıyor ve ertesi gün öğretmenlerime teslim etmek üzere çantama özenle yerleştirip huzurlu uykuma dalıyordum.

Dedim ya, bilgisayarım yoktu; ama çok güzel renkli kağıtlarım vardı. Özenli ve temiz el yazımla yazdığım dokümanları, Biyokimya Anabilim Dalı'ndaki hocaların hiçbir düzeltme yapmadan ve hatta temize çekme gereği bile duymadan tez dokümanları arasına kattıklarını görmek beni mutlu ediyordu.

Kısa zamanda 94-98 dönemi içinde isim yapmış ve çeviri tekliflerine yetişemez olmuştum. Kendi parasını kazanmaya başlayan bir öğrenci için oldukça iyi miktarlar kazanıyordum. İstediğim kitabı alıyor, giyiniyor ve sinemaya gidiyordum. Artık kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başladığım dönem işte bu günlere denk düşer. Güçlü durmanın gurur verici, vazgeçilemez ama bir o kadar yorucu bir durum olduğunu keşfetmem ise daha sonralara.

Çeviri işini daha da ilerletip yayınevleri ile çalışmaya başladım. İlk çevirdiğim kitap olan "İlk Kez" kadınların ilk cinsel deneyimlerini anlatan bir kişisel gelişim kitabıydı. Kitabı elime alıp eve geldiğim gün, babamdan utandığımı hatırlıyorum.

Aradan 15 yıl geçti. Çeviri yapmayı hiç bırakmadım. Kelimelerin arasında dolanırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Bazen 2 saatin, 15 dakika gibi geçtiğini görüyorum. Zamanı yakalayamıyorum. Panikliyorum, yetiştirememe korkusuna kapılıyorum, ama sonunda mutlaka yetiştiriyor ve son noktayı koyduğum an büyük bir mutlulukla uyuyorum. Çok yorucu bir süreci daha bitirdiğimi biliyorum. Kendi kendime "Uzun bir süre çeviri yapmak istemiyorum," diyorum. Ancak güzel bir uykudan sonra dinlenmiş olarak uyandığım yeni sabahta, yaptığım işten gurur duyuyor ve yeniden yeni kelimelerin arasında kaybolmak istiyorum.

Yorucu gecelerin sonunda, ilk sayfasında "Çeviren: Betül Y. Arslancan" yazan bir kitaba sahip olmak, bana bütün yorgunluklarımı unutturduğu gibi, bir sonraki yorgunluklara hazır olma gücünü de veriyor.

Son günlerde elimde bir teknik doküman çevirisi vardı. Oğlum 4 gündür 39,5 derece ateş ile yatıyordu. Geceleri oğlumun başında nöbet beklerken çeviri yaptım. Böylece hem zaman daha çabuk akıyordu, hem ben bir şey üretiyordum, hem de oğlumun hasta oluşu gerçeği beni daha az üzüyordu.

Uzun zamandır ara verdiğim çeviriyle yeniden bu kadar iç içe olmak, beni geçmişe götürdü. Başka evlerde birileri akşamları koltuklara uzanıp keyifle TV izlerken, ben yazıyorum. Belki de bu bir hastalıktır. 15 yıl önce de odamda yazıyorken de benzer şeyler düşündüğümü hatırlıyorum. Babalarının ek kredi kartlarını ceplerinde taşıyan arkadaşlarım vardı. Cep telefonu faturaları babalarının adresine postalandığı için hesabını bilmeyenler de. Bense bir yandan yoruluyorken, bir yandan kendimi iyi hissediyordum. Bazen bazı şeylere en az başkaları kadar rahat sahip olabilmeyi hayal ediyordum.

15 yıl sonra da benzer bir durumdayım. Birileri saçlarını sarıp "Nereye gitsem acaba?"nın hesaplarını yaparken, ben kendimi harflerin arasına atıyorum. Yeterince sorumluluğum olduğu halde, neden sırtıma daha fazla yük aldığımı soranlara bir türlü anlatamıyorum: Ben böyle dinleniyorum!

Yeni bir çeviri kitabım yayınlanmıştı. Büyük bir hevesle eski iş yerime götürmüştüm. Arkadaşlarıma göstermek istiyordum. Ben geceleri odamda yazıyor ve yoruluyorken bunu kimseyle paylaşmıyordum ama kitabım yayınlandıktan sonraki sevincimi herkesle paylaşmak istiyordum.

Eski iş arkadaşlarımdan biri kitabımı eline alıp şu yorumu yapmıştı: "Bu ne ya, deli misin sen? Buradan kazandığın para yetmiyor mu?"

Bu cümlenin nasıl içimi acıttığını anlatamam. Hala unutmamış olmamdan belli değil mi?

Bir insanın kitaplara ve emeğe bu açıdan bakmasına inanamamanın şoku içindeydim.

Hiç aklıma gelmemişti bugüne kadar kitaplara, kelimelere ve harflere gözümü para bürümüş olarak bakmak.

Bu bir tutkudur!

Bu sebeple buna gönül vermiş insanların parayla işi olmaz. Hem çevirmenler hiç para kazanamazlar. Başkalarının, altlarında çalışan kişilere yaptırdıkları halde kendileri yapmış gibi gururla sunumlar yaparak kazandıkları paraları rüyalarında bile göremezler. Çeviri işi, uykusuz geceler boyunca verilen emeğin karşılığını veremez kimseye.

Geçmişi düşündüm demiştim ya. İlk kitabımdan kazandığım parayı almam 1,5 senemi almıştı. Yayınevi "Bugün", "Yarın" diyor ve beni oyalıyordu. Sonunda kayınpederim devreye girmiş ve paramı hacizle almayı başarmıştı.

İşte ben bu gecikmiş paramla kendime bir bilgisayar almıştım.

O gün bugündür daha rahat koşullarda çeviri yapıyor ve yazı yazıyorum.

Hiçbir maddi kaygı içinde olmadan.

Sevgi ve özenle.

15 yıl boyunca verdiğim emeklerin bana kattıklarını, benden başkasına anlatabilmem galiba çok zor.

Ben yine de deneyeceğim. Share TwitterTwitter Takip

01 Aralık 2009 Salı

Kedi, İnsana Kendini Gösterir.

" Sokrates, Voltaire, Proust, Melville ve Shakespeare kedilerin karşılaştırmalı edebiyat okumuş ve felsefe öğrenimi görmüş kültürlü yaratıklar olduklarına inanırlarmış."

Kedileri kıskanıyor insanlar. Bu yüzden onlara "nankör" diyorlar.

İnsanın kölesi olmadıkları için, canları ne isterse onu yaptıkları için, vakur ve gururlu oldukları için.

Çoğu insan bunu beceremiyor çünkü.

'Hayır' demeyi, şöyle bir pati sallayıp kıçını dönüp gitmeyi.

Senin canın onu sevmek istedi diye kendini sevdirmez bir kedi. Niye sevdirsin ki?

Kişiliği var bu filozof hayvanların. Kendine özgü istekleri ve duyguları var.

Haydar Ergülen ne güzel söylemiş:

"Kedisiz yaşamanın ne olduğunu iyi bilirim. İncelikler, duyarlılıklar, ayrıntılara düşkünlük varsa vardır ya, yine de bir şey eksiktir. Hele yalnız yaşıyorsan, kendini görme imkanından mahrumsun demektir.

Kedi, insana kendini gösterir."

Nazım Hikmet daha da güzel söylemiş:

"Siz isterseniz, gün ağarıncaya dek karda, yağmurda kapınızda bekleyen; dövseniz de sövseniz de yaltaklanmaktan vazgeçmeyen Karabaş'ı seviniz. Ben Tekir'i severim."

Yazan: Betül Arslancan
Çizen: Ali Sina Özüstün Share TwitterTwitter Takip

30 Kasım 2009 Pazartesi

Yazarın Yalnızlık Burcu

Bazı sanatçılar belirli zamanlarda, modaysa eğer, birdenbire dünyayı sarsan olağanüstülüğe şişirilirler; sonra satılık olmayan bir kafa, birden bu dünyayı sarsan olağanüstü şeye parmağını sokar ve bu dünyayı sarsan olağanüstü şey aynı birdenbirelikle patlar ve hiçbir şey olur. (Thomas Bernhard, Eski Ustalar)

Usta eleştirmen Semih Gümüş'ün "Yazarın Yalnızlık Burcu" isimli kitabını büyük bir keyifle okudum. Şimdi bu yazıyı yazarken, altını çizdiğim yerleri yeniden gözden geçirdim de, sadece bu kitap üzerine onlarca yazı yazmak istediğimi farkettim. Hem yazar, hem eleştirmen olarak edebiyat dünyasına yıllarını vermiş Semih Gümüş'ün bu kitabı yazı yazan ve yazdığını yayımlatmak isteyen yazarlar için bir rehber kitap gibi. Yazıya gönül vermiş insanların önce hangi kitapları okumuş olmaları gerektiğinden tutun da, yaşanmış hayat tecrübelerine ve önerilere kadar birçok değerli bilgiler var bu kitapta.

"Yazarın kullandığı malzemenin de, sanatına verdiği işçiliğin de değerini ölçmek olanaksızdır. Böyle olmasaydı, yüz bin tane satılan bir romanın değerinin bin tane satılan romandan yüz kat daha çok olması gerekirdi." diyor Semih Gümüş. Belli çıkarların gölgesinde şişirilip binlerce satan liste başı kitapların prim yapıyor olması, bunun yanı sıra gerçek edebiyatın ne olduğunun bile artık hatırlanmıyor oluşu gerçekten çok acı.

Okullarda okutulan 100 Temel Eser'in, kimler tarafından ve nasıl seçildiğini eleştirdiği bölümü özellikle çok sevdim. Seçilen kitapların genç arkadaşlarımızı sıkmaktan ve kitaplardan soğutmaktan başka bir işe yaramayacağını söylüyor usta eleştirmen. 30 yaşından sonra okumaları ve anlamaları beklenen bazı ağır klasikleri, ilk gençlikte okutmaya çalışmak nasıl iyi bir sonuç verebilir?

12 yaşında bir yeğenim var. Kendisine e-posta gönderirken doğru ve düzgün Türkçe kullandığım için bana gülüyor. Arkadaşlarıyla yazışmalarını takip ettikçe içim daralıyor.

Evet yerine "eed",

Fotoğraf yerine "fto",

Günaydın yerine "gnydn" yazmayı kim ne zaman empoze etti gençlerimize bilmiyorum. Bu hızlı geçiş ne zaman oldu ve ben ne zaman eskidim, bilmiyorum.

Bu insanlar ne okuyorlar, ne yazıyorlar, kimleri liste başı yapıyorlar, bunu da bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var: Piyasada çok kalitesiz işler var. Eline kalem alan yazıyor ve yayınlıyor.

Yayınlayabiliyor.

Sevgili Grafikerim Ali Sina Özüstün ve ben çok ünlü bir yayınevi ile görüşme içindeydik. Sonra çok sert bir dille, çok sert bir eleştiri aldık. İlk anda moralimiz bozuldu tabi, ancak hemen toparlandık ve bu sert eleştirilerden bazılarını kendi içimize aldık, bazılarını da eledik.

Ne kadar ünlü bir yayınevi olursa olsun, sonuç olarak sizin yaptığınız işi değerlendirecek kişinin iki dudağı arasından çıkıyor karar. Bunun arkasında bizim tahmin edemeyeceğimiz çıkarlar çöreklenmiş olabilir.

Bunun bilinci ile yazmaya, çizmeye ve üretmeye devam ediyoruz. Ünlü olan ve olmayan başka yayınevleri ile irtibat halindeyiz. Onbeş yıldır beklediğim, demlendirdiğim yazılarımın sırası gelecek, bunu biliyorum. Öykülerimi kitaplaştırmayı çok istiyor ve bunun hayali ile çalışıyorum.

"...değil mi ki yazdıklarını yayımlıyor, yazar, başkalarının ne düşündüğünü de önemsiyordur. İnsanoğlu yazdıklarını yayımlamadan edemiyor: çünkü uzun süre susan, boğulur." diyor Semih Gümüş.

Ben daha fazla boğulmak istemiyorum. Yazarın Yalnızlık Burcu'nu başucu kitaplarım arasına yerleştirip yoluma devam ediyorum.

Share TwitterTwitter Takip

25 Kasım 2009 Çarşamba

Ve Bayram Tatili Başlasınnn...


Share TwitterTwitter Takip