
İlk çevirilerimi yapmaya başladığım zaman evimde bilgisayarım yoktu. Çevremde de bilgisayarı olan kişi sayısı çok azdı. Çizgili bir deftere, güzel bir el yazısı ile ve hata yapmamaya özen göstererek yazardım. 90'lı yılların başlarıydı ve benim hayalim, çeviriden kazandığım ilk parayla kendime bir bilgisayar alabilmekti.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde okurken, Fizyoloji ve Biyokimya Anabilim Dalları'ndaki Doçentler'in tezleri için bilimsel kaynaklar çevirmeye başladım. Okumayı ve yazmayı sevdiğim doğru; ancak çeviri yapmaktan da garip bir zevk alıyor oluşumu işte bu yıllarda keşfetmiştim.
Okula gidiyor, derslerime giriyor, sosyalleşiyor, eve dönerken akşama çevirisini yapacağım bilimsel yayınları çantama atıyordum. Evdeki işlerimi tamamlayıp, kendi odamda kurduğum kendi hayatıma çekildiğimde, sadece birkaç saatimi alan çevirileri yapıyor ve ertesi gün öğretmenlerime teslim etmek üzere çantama özenle yerleştirip huzurlu uykuma dalıyordum.
Dedim ya, bilgisayarım yoktu; ama çok güzel renkli kağıtlarım vardı. Özenli ve temiz el yazımla yazdığım dokümanları, Biyokimya Anabilim Dalı'ndaki hocaların hiçbir düzeltme yapmadan ve hatta temize çekme gereği bile duymadan tez dokümanları arasına kattıklarını görmek beni mutlu ediyordu.
Kısa zamanda 94-98 dönemi içinde isim yapmış ve çeviri tekliflerine yetişemez olmuştum. Kendi parasını kazanmaya başlayan bir öğrenci için oldukça iyi miktarlar kazanıyordum. İstediğim kitabı alıyor, giyiniyor ve sinemaya gidiyordum. Artık kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başladığım dönem işte bu günlere denk düşer. Güçlü durmanın gurur verici, vazgeçilemez ama bir o kadar yorucu bir durum olduğunu keşfetmem ise daha sonralara.
Çeviri işini daha da ilerletip yayınevleri ile çalışmaya başladım. İlk çevirdiğim kitap olan "İlk Kez" kadınların ilk cinsel deneyimlerini anlatan bir kişisel gelişim kitabıydı. Kitabı elime alıp eve geldiğim gün, babamdan utandığımı hatırlıyorum.
Aradan 15 yıl geçti. Çeviri yapmayı hiç bırakmadım. Kelimelerin arasında dolanırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Bazen 2 saatin, 15 dakika gibi geçtiğini görüyorum. Zamanı yakalayamıyorum. Panikliyorum, yetiştirememe korkusuna kapılıyorum, ama sonunda mutlaka yetiştiriyor ve son noktayı koyduğum an büyük bir mutlulukla uyuyorum. Çok yorucu bir süreci daha bitirdiğimi biliyorum. Kendi kendime "Uzun bir süre çeviri yapmak istemiyorum," diyorum. Ancak güzel bir uykudan sonra dinlenmiş olarak uyandığım yeni sabahta, yaptığım işten gurur duyuyor ve yeniden yeni kelimelerin arasında kaybolmak istiyorum.
Yorucu gecelerin sonunda, ilk sayfasında "Çeviren: Betül Y. Arslancan" yazan bir kitaba sahip olmak, bana bütün yorgunluklarımı unutturduğu gibi, bir sonraki yorgunluklara hazır olma gücünü de veriyor.
Son günlerde elimde bir teknik doküman çevirisi vardı. Oğlum 4 gündür 39,5 derece ateş ile yatıyordu. Geceleri oğlumun başında nöbet beklerken çeviri yaptım. Böylece hem zaman daha çabuk akıyordu, hem ben bir şey üretiyordum, hem de oğlumun hasta oluşu gerçeği beni daha az üzüyordu.
Uzun zamandır ara verdiğim çeviriyle yeniden bu kadar iç içe olmak, beni geçmişe götürdü. Başka evlerde birileri akşamları koltuklara uzanıp keyifle TV izlerken, ben yazıyorum. Belki de bu bir hastalıktır. 15 yıl önce de odamda yazıyorken de benzer şeyler düşündüğümü hatırlıyorum. Babalarının ek kredi kartlarını ceplerinde taşıyan arkadaşlarım vardı. Cep telefonu faturaları babalarının adresine postalandığı için hesabını bilmeyenler de. Bense bir yandan yoruluyorken, bir yandan kendimi iyi hissediyordum. Bazen bazı şeylere en az başkaları kadar rahat sahip olabilmeyi hayal ediyordum.
15 yıl sonra da benzer bir durumdayım. Birileri saçlarını sarıp "Nereye gitsem acaba?"nın hesaplarını yaparken, ben kendimi harflerin arasına atıyorum. Yeterince sorumluluğum olduğu halde, neden sırtıma daha fazla yük aldığımı soranlara bir türlü anlatamıyorum: Ben böyle dinleniyorum!
Yeni bir çeviri kitabım yayınlanmıştı. Büyük bir hevesle eski iş yerime götürmüştüm. Arkadaşlarıma göstermek istiyordum. Ben geceleri odamda yazıyor ve yoruluyorken bunu kimseyle paylaşmıyordum ama kitabım yayınlandıktan sonraki sevincimi herkesle paylaşmak istiyordum.
Eski iş arkadaşlarımdan biri kitabımı eline alıp şu yorumu yapmıştı: "Bu ne ya, deli misin sen? Buradan kazandığın para yetmiyor mu?"
Bu cümlenin nasıl içimi acıttığını anlatamam. Hala unutmamış olmamdan belli değil mi?
Bir insanın kitaplara ve emeğe bu açıdan bakmasına inanamamanın şoku içindeydim.
Hiç aklıma gelmemişti bugüne kadar kitaplara, kelimelere ve harflere gözümü para bürümüş olarak bakmak.
Bu bir tutkudur!
Bu sebeple buna gönül vermiş insanların parayla işi olmaz. Hem çevirmenler hiç para kazanamazlar. Başkalarının, altlarında çalışan kişilere yaptırdıkları halde kendileri yapmış gibi gururla sunumlar yaparak kazandıkları paraları rüyalarında bile göremezler. Çeviri işi, uykusuz geceler boyunca verilen emeğin karşılığını veremez kimseye.
Geçmişi düşündüm demiştim ya. İlk kitabımdan kazandığım parayı almam 1,5 senemi almıştı. Yayınevi "Bugün", "Yarın" diyor ve beni oyalıyordu. Sonunda kayınpederim devreye girmiş ve paramı hacizle almayı başarmıştı.
İşte ben bu gecikmiş paramla kendime bir bilgisayar almıştım.
O gün bugündür daha rahat koşullarda çeviri yapıyor ve yazı yazıyorum.
Hiçbir maddi kaygı içinde olmadan.
Sevgi ve özenle.
15 yıl boyunca verdiğim emeklerin bana kattıklarını, benden başkasına anlatabilmem galiba çok zor.
Ben yine de deneyeceğim.
Share
Twitter Takip